Vivianne’ye Mektuplar – Sevda Beytaş ile Röportaj

“Her insan hayatı aslında çerçevesiz bir tuvaldir”

Vivianne’ye Mektuplar

Vivianne’ye Mektuplar, hayata isyanı olan karakterlerin hikâyelerinden oluşan bir kitap. Fakat isyanı değil, sevgiyi öne çıkarmayı amaçlıyor. Acıyla yoğrulmuş hayatları sanatsal bir dokunuşla görünür kılıp sevginin gücüne odaklanıyor.

Vivianne’ye Mektuplar’da Sevda Beytaş, intiharın kıyısında olanların kırılgan aşklarını fısıldıyor… Müzikle, resimle ve tabii ki edebiyatla…

“Yüreğimin sesini dinledim”

Vivianne’yi “hayat” olarak tanımlıyorsunuz. Hayat ve sevgi kelimeleri ise eserinizde en çok yer verdiğiniz kelimeler. Hayat ve sevgi hakkında neler söylemek istersiniz? Neden bu iki kelimeye o kadar çok önem veriyorsunuz?

Sevda Beytaş: Çünkü “Nefes” bu iki kelimenin harmanlanışıdır… Nefessiz ise varlık sahnesinde var olamayız… Rasyonel monoteizme göre kâinat bir noktadır ve her şey Teklik yasasına göre tecelli bulur… Herkes galaksileri, atomları, kara delikleri kısaca hayatın nasıl var olduğunu kendince ifade etmeye çalışırken şairlerin izlediği yol sezgilerine kulak vermek olmuştur… Hepimiz öyle veya böyle, şu veya bu şekilde yaptığımız her işle var olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyoruz, ama dogmatik ama rasyonel… Kimisi ise agnostik bir yaklaşım sergiliyor… Ben ise yüreğimin sesini dinledim… Ve yüreğim hayatın sonsuz olduğunu, tenin öleceğini nefesin ise ölümsüz olduğunu fısıldıyor. Hayat ve ömür kelimelerinin anlamı farklıdır tabii. Ömrün bir sonu vardır fakat hayatın sonu yoktur. Yani hayat ölümden sonraki yaşam anlamındadır. Descartes, “Düşünüyorum öyleyse varım” diyor ben ise tek düşünmenin değil, o düşüncenin eyleme konulurken sevgiyi ne kadar çok yayarsak o kadar çok var olacağımıza inanıyorum, insanlığın tek yüreğe sahip olduğunu tüm ruhumla hissederek…

“Kendimden başka bir şeye tutunmayı doğru bulmuyorum”

Bu kitaptaki karakterleriniz genelde hayata isyanı olan insanlar, acıyla yoğrulmuş hayatları konu alıyorsunuz. Fakat öte yandan isyana karşı olduğunuzu belirtiyorsunuz. Gerçekler karşısında nasıl bir dala tutulmalı ki insan isyan etmesin?

SB: Hacı Bektaş Veli’nin “Ne ararsan kendinde ara!” sözü tüm kayboluşlarımdaki ışığım diyebilirim… İsyan ise en derin kayboluş… Yani kendimden başka bir şeye tutunmayı doğru bulmuyorum…

“Yokluk sanatın belki de en iyi aracı

Hayat ve sevgi gibi; tuval, fırça, boya gibi resim sanatının gereçlerine de sıkça yer vererek yazıya resim sanatı açısından yaklaşıyor gibisiniz, bu tercihte nasıl bir amaç saçlı? Resimle olan ilginizi biraz açıklar mısınız?

SB: “Olağanüstü olaylar olağanüstü kanıtlar gerektirir.” Evren ise hissettiğimiz ve duyduğumuz en olağanüstü şey… ‘Ben’in silindiği, ‘biz’in yüceltildiği, sevgi ve şefkat dolu… Bir başka deyişle, karanlığa isyan ile binlerce yıldır iyiliğin ve kötülüğün çatışmasının yaşandığı bir sahne… Stephan Hawking, Neil deGrasse Tyson, Einstein ve Steven Gould karanlık çağlara bilim ile direnmişlerdir. Böylesine eşsiz bir şeyi, yani hayatı anlatırken kelimelerin kifayetsiz kalması beni yazıda da resimsel bir bakış açısı geliştirmeye itti… Çünkü sessizliğin dili duyguların dilidir ve bu dil en güzel bir tuval üzerine tasvir edilir… Tuvalin olmadığı zamanlarda ise kâğıt… Ve her insan hayatı aslında çerçevesiz bir tuvaldir… Bilinç yok olmayacağı için bu tuvalin sevgi katılarak sonsuza dek nefes ile yoğrulacağına inanıyorum. Vivianne’ye Mektuplar’ı yazarken tuval almaya zamanım yoktu… Yüreğim konuşunca benimle, o sesi kâğıda bir şekilde resmetmem lazımdı… İşte bu yüzden roman olmasına rağmen şiirsel yanı daha ağır bir kitap oldu… Yokluk sanatın belki de en iyi aracı…

Çok yönlü bir yazarsınız. Edebiyat dışında, farklı alanlarda yazdığınız kitaplar yanı sıra, her kitabınızda bir tarz deniyorsunuz, Vivianne’ye Mektuplar nasıl bir tarzın eseri?

SB: Orijinallik benim için önemli… Adını Pariete dediğim kendi stilimi uyguladığım ilk romanım… Ve Vivianne baştan sona bu sanat akımının eseri… Bu tarzı başka kitaplarımda da denemeyi istiyorum… Her zaman pencere kenarında gökyüzünü seyre dalmış bir kadının yüreğine dokunan bir şarkıyla başlayacak ve yine kitap o şarkının sözleri ile son bulacak… Vivianne’ye Mektuplar’da i will be missing you şarkısı ile başladım ve yine o şarkı ile bitirdim… Bir sonraki kitabımda Boney M’nin Rasputin şarkısı ile başlamayı düşünüyorum öykülerime…

“Resimdeki izlenimcilik sanatını pek çok öyküme serpiştirdim”

Vivianne’ye Mektuplar’ı siz roman olarak tanımlıyorsunuz, fakat metinler kısa öykülerden oluşuyor. Tabii klasik öyküler değil bunlar. Yer yer düz yazıya yer yer de şiire yaslanan bir yapısı var. Kurgusal olarak da klasik kalıpların dışına taşıyorsunuz. Burada uygulamaya çalıştığınız tarz hakkında okuyucuya biraz bilgi verebilir misiniz?

SB: Holistik ve bilimsel felsefeyi, gölgelendirme tekniği ile yazıya işledim kanaviçe misali… Çoğunlukla resimdeki izlenimcilik sanatını pek çok öyküme serpiştirdim diyebilirim… Renklerin dağılması gibi, duyguları da aynı kökten farklı dallara aktardım… Pek çok duygu ise isyan kökenliydi ve sonunda ışığa yönelen dalları ile marjinal bir duruş sergilediler…

Hikâyelerinizde kurgu ve gerçek nerede başlıyor? Önsözde bazı hikâyelerin kurgu bazılarının ise gerçek olduğunu belirtiyorsunuz? Bu anlamda önsöz de kurguya dâhil midir? 

SB: Evet, önsöz de kurguya dâhil… Vivianne’ye Mektuplar’daki önsöz pencere kenarındaki kadının önsözüydü…

İnsan Yaradan’ın en harika şaheseri ve öylesine güzel bir eserin gölgesini yapmak ise şairlerin işi… Ruha dokunarak, elbette!

İmleç Kitap: 7 Kasım 2017

Bir Cevap Yazın